bafa lake sunset
AVRUPA TÜRKİYE

BAFA GÖLÜ’NÜN BÜYÜSÜ

By on Pazartesi Aralık 5th, 2016

Çam ve zeytin ağaçarı ile çevrili Bafa Gölü’ne yaklaştıkça Latmos Dağı’nın bütün dikkatleri üzerine çekerek size ‘’Buraya Bafa Gölü’nü görmeye geldiğini düşünüyorsun ama aslında benim için  buradasın’’ diye bağırdığını duyar gibi olursunuz. Latmos Dağı devasa görüntüsü ve çok büyük yuvarlak kayalardan oluşmuş manzarası ile denize ulaşır.

BAFA GÖLÜ NEDİR?

Ege Gölgesi’ndeki Bafa Gölü, eskiden Ege Denizi’nin bir parçasıydı. Şimdilerde gölün suyu yarı tuzlu ve Büyük Menderes ırmağı vasıtasıyla denize bağlantısı bulunmakta. Gölde 4 adet ada bulunmakta ve dilerseniz tekne ile adalar etrafında tura katılmanız mümkün. Eğer yılan balıklarından korkmuyorsanız gölde yüzebilmek bile mümkün. İlginç olan, yılan balıklarının Meksiko’ya üremek için gitmeleri. Sarangossa koyunda doğan yavru yılan balıkları atalarının yanına tekrar ulaşmak adına Bafa Gölü’ne gelirler. Yılan balıklarının bu seyahatinin yaklaşık 3 sene sürdüğü söylenmektedir.

Yılan balıkları bir kenara Bafa Gölü ve çevresi birkaç uygarlığa ev sahipliği yapmıştır:

  • M.Ö. 5000 – 6000 – ilk yerleşimler (Cilalı taş devrinden Bakırtaş Çağı’na kadar)
  • M.Ö. 7. yüzyıl – Heraklia 5. yüzyılda kurulan İyonya Medeniyeti’nin önemli bir şehri olarak kuruldu.
  • M.Ö. 6. yüzyıl  – Pers istilası
  • M.Ö. 3. yüzyıl – Büyük İskender’in hakimiyeti altına girdi ve Makedonya Krallığı’nın bir parçası oldu. İskender’in ölümünden sonra Bergama Krallığı’nın hakimiyetine girdi.
  • M.Ö. 2. yüzyıl – Roma İmparatorluğu’nun önemli bir limanı oldu.
  • M.S. 7. yüzyıl – Arabistan yarımadası’ndan ilk Hristyanlar bu bölgeye geldi ve yaklaşık 400 yıl yaşadılar.
  • 1071 – Türklerin Anadolu’ya girmesine kadar genelde yerleşik düzen izine rastlanmadı.
  • Bafa Gölü çevresindeki ilk modern yerleşim 20. yüzyılın ortalarında görüldü.

Bu bölgeyi 2016’nın son yarısında yaklaşık 4 kez ziyaret ettim ve herşeyden önce şunu farkettim ki burada inanılmaz bir enerji ve gizem var. Burada tarif edilemeyecek bir şekilde tüm vücudunuza garip bir his nüfuz ediyor. Bunu size anlatmak oldukça zor, en iyisi gelip kendiniz bu hissi tatmalısınız. Hadi şimdi biraz etrafta dolaşalım!

1. KAPIKIRI KÖYÜ VE HERACLIA

Kapıkırı Köyü, içinde muhtemelen kalacağınız birkaç pansiyonu olan ve seyahatimizin başlangıç noktasıdır. Yaklaşık 100 evden oluşan köy Heraclia antik kentinin bir parçası olmuş. Sizi üzerinde Romalılardan kalma kale bulunan kayalık ada karşılayacak. Aynı yerden farklı zaman dilimlerinde tahribata uğramış olan antik şehrin duvarlarını rahatlıkla görebilirsiniz.

Ada’nın hemen karşısında Heraklia Restaurant bulunuyor. Sahil üzerindeki çok büyük bir kayanın üzerine inşa edilmiş tek bina olan bu yapıyı gözden kaçırmanız mümkün değil. Burası günbatımını seyretmek için en ideal nokta.

Sahilden içeri doğru yürümeye başladığınızda (kaybolacağınızdan endişe etmenize gerek yok, burada sadece tek bir yol bulunuyor) antik tapınak ile çevrilmiş ibadethaneyi göreceksiniz. Burada herhangi bir işaret yok, aşağıdaki fotoğraftaki şekilde görünüyor:

Efsaneler bize Endymion’un, (Yunan mitolojisinde yakışıklı bir rüzgar çobanı ya da avcı) Bafa Gölü çevresindeki dağlarda yaşadığını anlatıyor. Endymion’un tek dostu kavalıymış ve koyunlarıyla birlikte güzel bir hayata sahipmiş. Kavalı etrafa neşe saçarmış fakat Ay Tanrıçası Selene dışında kimse onu görmezmiş. Sonunda tanrıça Endymion’a aşık olmuş fakat diğer tanrılar bu durumdan rahatsız olmuşlar, sadece Zeus Endymion’dan hoşlanırmış. Zeus Endymion’dan bir dilek tutmasını istemiş ve çoban ölümsüz bir uykuya dalmış. Eski Heraklia halkı bu hikayeden çok etkilenmiş ve yüzyıllar sonra buraya yerleşen Hristiyan topluluk tarafından kutsal kabul edilecek olan ufak bir tapınak inşa etmişler.

Eğer asfalt yol üzerinde bulunan ‘’Kaya Mezarları’’ tabelasını takip ederseniz içinden geçtikten sonra Karia mezarlığına geleceğiniz bir Roma kalesine ulaşacaksınız. Karia mezarları kayalara oyulmuş ve her mezarın kayadan yapılmış ayrı kapağı bulunmakta. Bu bölgede çoğu sulara gömülmüş olan yaklaşık 2.500 adet mezar bulunmakta.

2. YEDILER MANASTIRI

Şimdi dağın alt kısmında neler olduğunu gördük, yukarıda neler olduğunu görmenin tam zamanı! Latmos Dağı’nın, Anadolu’nun yağmur duası ve bereket dilemek için en kutsal dağlarından biri olduğuna inanılır.  Antik dönemlerde Anadolular hava tanrısı ve yerel dağ tanrısına ibadet ederlerdi.

Güneşten yanmak istemiyorsanız gezintiye erken saatlerde başlamanız gerektiğini söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum. Gecenin izi kaybolduğunda, güneşin ilk ışıklarıyla beraber dağın temiz havası ve mis gibi nane, adaçayı ve kekik kokusu sizlere dağa hoş geldin diyor.

Gölyaka Köyü’nden Karya Yürüyüş Yolu’nun kırmızı-beyaz işaretlerini takip ettik. Yürüyüşün bu kısmı oldukça kolay fakat spor ayakkabınız mutlaka olmalı. Eğer herhangi bir köylüye rastlarsanız size yol üzerinde bulunan kapıları geçtikten sonra kapatmanızı söyleyecektir. Sonradan farkettik ki dağın bu kısmı köylülerin yaşadıkları, gün içinde hayvanlarını otlattıkları birçok parçaya bölünmüş. Hayvanların kaçmaması için böyle bir çare bulduklarını anladık.

Dağın yapısı sizi tarifsiz şekilde alıkoyuyor. Çok büyük kayalar birbiri üzerinde duruyor! Sanki gökyüzünden düşmüşçesine bazı kayalar altüst olmuş, bazıları tamamen parçalanmış ve kayaların içinde çok büyük mağaralar oluşmuş. Taş Devri çizgi filmini ve dinazorlara inanmaya başladığımız yeri hatırlar mısınız?  İşte burası sanki o çizgi filmde Fred Çakmaktaş ve ailesinin yaşadığı yere benziyor.

Manastıra yolculuk yaklaşık 1-1,5 saat sürüyor. M.S. 7. yüzyılda Hristiyanlar tarafından yapılmış olan Yediler Manastır’ındaki çoğu yapının içinde hala farkedilebilen iki kilise, şapel, su rezervuarları ve üniteleri bulunuyor.

Bu bölgedeyken bizi buraya getiren özel sebebimizi (Kutsal kase değil ama biraz benzeri) aramaya başladık. İlk Hristiyanların mantar şeklindeki bir kayanın içine resmettikleri freski aramaya başladık. Hepimizin bildiği gibi manastırın çevresinde bir yerlerde olmalıydı. Başlangıçta mantara benzeyen her kayaya baktık ve inanın bana o kadar çok ki. Belli bir noktada gözümüzün önünde sağ tarafa doğru çoğaldıklarını farkettim. Hislerimizin kaybolduğu anlarda dağın zirvesine doğru bir kilometre daha yürüdük.

Bu arada, yorgunluktan ve ümitsizlikten tükenmişken hala gülebiliyorum 🙂

Şansa bakın ki Latmos Dağı’nda hiç ağaç yok ve gölü gördüğünüz sürece kaybolmak mümkün değil.

Mantar şeklindeki birçok kayada herhangi bir fresk göremedik. Tükenmiş ve güneşten yanmış bir halde vazgeçip geri dönmeye karar verdik. Manastırın olduğu yere farklı bir noktadan yorgun ve üzgün bir şekilde dönerken fresk aniden karşımıza çıktı.

Fresk’te Hz. İsa ve 12 havarisi resmedilmiş fakat resimlerdeki yüzler ve genital bölgeler tahrip edilmiş.

3. TARİH ÖNCESİ MAĞARA RESİMLERİ

Tarih öncesi dönemde mağara duvarlarına çizilmiş resimler gerçekten nefes kesici. Latmos Dağı’nın birçok yerinde bulunan mağara resimleri 1994 yılında Alman arkeolog Anneliese Peschlow Bindokat tarafından keşfedildi. Mağara resimlerini görebilmek için herhangi bir tabela, işaret vb. bulunmuyor. Bazen sadece bir zeytin ağacı bir işaret olabiliyor.

İşte burada! Burası Balıktaş. Burada mağara resimlerinin bazılarını görmek mümkün fakat bulmak bir hayli zor.

Burası kadın figürlerinin resmedildiği Kardemelek. Aslında Yediler Manastırı yolu üzerinde. Karahayıt yönünde sağa dönünce karşılaşabilirsiniz. (Burada birkaç taş üst üste konarak bir işaret konmaya çalışılmış)

Köylüler, bazı turistlerin fotoğrafların daha güzel çıkması için kaya resimlerinin üzerine boya (cila) benzeri şeyler sürdüğünü, flaş patlatarak ya da dokunarak resimlerin tahribata uğradığını belirtiyorlar. Bu resimlerin 8.000 yıldır var olduğunu fakat son birkaç yılda büyük bir yok oluşa doğru gittiğini düşünmek gerçekten üzüntü verici.

Share this
RELATED POSTS

LEAVE A COMMENT

Mary
Istanbul, Turkey

Hi! I'm Mary - professional wanderluster. Here I share my travel stories, tips and photographs. Follow me and we shall discover the amazing world around us.

FREE SUBSCRIPTION / ПОДПИСКА
SON EKLENEN HABERLER